Background Illustrations provided by: http://edison.rutgers.edu/
Belirli yaş grubu var mı ?
Anonymous

Paylaşılan şeylerin belirli bir seviyede olması açısından var aslında. Okumuş etmiş,bir şeyleri bilen kişilerin- blogcuların bir araya gelip paylaşım yapması-tartışması maksat çünkü ama anlatılan şeylere, konulara kişilere yabancı kalsam da katılmaya çalışırım, dinlerim en azından dersen eğer anonimin dışında bir mesaj at istersen :) Dinlemek de yol aldırır.

Eskişehir’in güzide Tumblr blogcularıyla birkaç haftada bir toplanıp edebiyat, sinema, felsefeli, şiirli ve çaylı tartışma paylaşım akşamları yapalım diyoruz.Bahsettiğim şey alışılmış bir Tumblr buluşmasından ziyade küçük bir kulüp. Camus’lü, Rimbaud’lu, Sadık Hidayet’li, Bilge Karasu’lu akşamlardan bahsediyorum. Eğer Eskişehir’de olup da ilgilenen olursa mesaj atsın lütfen, detaylı açıklamaya çalışırım. Her kesime hitap etmeyeceğini de belirtmek istiyorum.

Yazamadıklarımızı da anlatalım, iletmek yerine iletişim de olsun biraz da

” kendimizden kaçar gibi” okumayalım ara sıra . Öneriniz olursa da beklerim :)

Pazar Notu

-Zararı gelmez diye düşünürdüm hep sorgulamanın ama yaşadığı her şeyi sorgulamaya başlayınca kendi içinde kayboluyor insan.

-Bütün hayatını bir yerde mahsur kalıp bir gün oradan nasıl çıkacağını, bunun ne kadar müthiş olacağını düşünerek geçirirsin ve geleceği hayal etmek devam etmeni ama bunu hiç yapmamanı sağlar. Geleceği yalnızca andan kaçmak için kullanırsın.

-Yaşamı anlamaya başlayınca büyüsü kaçıyor gibi nefes almanın, keyfi çıkmıyor hayatın. Yaşamı anlamak nedir, biraz düşünülmesini de isterim aslında.

-Kişi bir mağaraya, dağ başındaki bir kulübeye kaçmaya hazırken, bu tekdüzeliğin -varoluşunun bir parçası olan tekdüzeliğin- kendisinden kaynaklandığını bile bile o mağaraya gitmeli midir? Yani her şey aslında çevresinde değil de aslında ciğerlerindeyse ve kendisinin bir parçası ise kişi daha rahat nefes alacak bir yer bulabilir mi? Cevap; o mağaraya hiç gidilmemesi gerektiğidir.


-Kendimi 3 kere dünyaya yeniden getirilmiş ve tecrübelerinden bıkmış biri olarak hissetmeye başladım. Bunun farkında değildim tabii ki. Son günlerde hiç mutlu olamayınca anladım. O zaman dedim ki, kendi içinde bu kadar sorgulaya sorgulaya mutsuz olacaksan, bırak,mutsuz ol.

-” Seni pazar günlerinde yaşamak isterim” diye eski bir şarkı vardı, o zamanlar Cioran’ın pazar öğleden sonrasına sıkışma tabiri ortada yoktu. Bu parçayı dinleyerek onu yazdığını düşünüyorum. Yani pazar öğleden sonrasına sıkışan insanlar için de mutluluk olabilir diyor şarkı.

3.

” Garson kız lambaları yakıyor; saat henüz iki, ama karanlık olduğu için elindeki işi göremiyor. Ne tatlı şey şu ışık.

İnsanlar evlerindedir şimdi; onlar da ışıklarını yakmışlardır. Kitaplarını okuyorlar, pencereden dışarı bakıyorlar. Onlara göre… Bambaşka bir şey bu. Onlar bambaşka yaşıyor onlar! Babalarından kalma eşyalar, armağanlar ortasında yaşıyorlar. Şişe, kumaş, gazete, eski giysi dolu dolapları var. Her şeylerini saklamışlar. Geçmiş bu insanların lüksü olsa gerek.

Ya ben kendi geçmişimi nerede saklayacağım? Geçmiş cebe konmaz ki. Bunu yerleştirecek bir evin olması gerekir. Benimse sadece bedenim var. Bedeniyle yalnız olan bir insan anıları durduramaz, üzerinden aşıp gider onlar. Acı çekmemeliyim. Sadece özgür olmak istedim.

Ufak tefek adam kıpırdanıyor, içini çekiyor. Paltosuna iyice sarılmış. Ama ara sıra şöyle bir dikiliyor, insanca bir hal alıyor. Onun da görünüşe göre bir geçmişi yok.

Adam yine bana bakıyor. Bu sefer konuşacak. Aramızda bir yakınlık duygusu yok. Birbirimize benziyoruz sadece. O da benim gibi yalnız, ama yalnızlığın içine daha çok batmış. Kendi bulantısını ya da ona benzer bir şeyi bekliyor olmalı. Demek beni de tanıyan insanlar var artık. Yüzüme baktıktan sonra, bu da bizden, diyen kimseler var. Ne var? Benden ne istiyor öyleyse? Birbirimiz için yapacak bir şeyimiz olmadığını iyi biliyor olmalı. 

Aileler evlerinde anıların ortasındalar. Peki ya biz ikimiz? Anıları olmayan iki kayıp kişi. Ayağa kalkıp bana bir söz söylese, yerimden sıçrayacağım.”

sf.74

Bulantı arada hatırlanmalı- 2

” Her şeyden önce başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerek. Yazık! Şimdi ne istediğimi o kadar net görüyorum ki. Farkedilen yeni başlangıçlar trompet sesi gibidir. Birden ortaya çıkarlar, can sıkıntısına son veren sürekliliği pekiştirirler. Akşamların ardından seçilmiş akşamlardır bunlar. İnsan şöyle der: ” Gezmeye başladım, bir mayıs akşamıydı.” Gezersiniz, ay yeni doğmuştur. Aniden bir şey olduğunu düşünürsünüz. Ne olduğunu bilmezsiniz, ama karanlıkta hafif bir tıkırtı, sokaktan geçen belirsiz bir gölge… Fakat bu belirsiz olay diğerleri gibi değildir. O zaman kendi kendinize, bir şeyler başlıyor dersiniz.

Bir şey bitsin diye başlar. Macera kendisine ek yapılmasına izin vermez. Sadece öldüğü zaman anlam kazanır. Bu ölüme, belki de benim olacak ölüme doğru, hiç dönmemecesine sürükleniyorum.

Evet, istediğim buydu. Bir zenci kadın şarkı söylerken hala çok mutlu oluyorum. Kendi öz hayatım bu melodiye konu olsaydı, kim bilir ne doruklara çıkacaktım.

Düşünce hala orada. Adı, sanı yok. Sabırla bekliyor.

Fakat niçin, niçin?”

sf.49

Bulantı arada hatırlanmalı.

” Gençlere imreniyorum. Kahvelerini yudumlarken akla yatkın, kesin hikayeler anlatıyorlar. Dün ne yaptınız, diye sorulduğunda bocalamıyorlar. Onların yerinde ben olsam geveler dururdum. Gerçek olan bir şey de var ki, uzun zamandır kimsenin benim ne iş yaptığımla ilgilendiği yok. İnsan yalnız yaşadığı zaman anlatmanın ne demek olduğunu bilemez. Aniden koşan ve çekip giden insanlar ortaya çıkar. Başı sonu olmayan hikayelere dalarlar. Ne dediğini, ne yapıp ettiğini tekrar sorarsanız, bir daha aynı şeyleri söylemezler. Tüm bunlar yeni değildi. Hiçbir zaman bu zararsız heyecanları görmezden gelmiyordum. Tam tersini yapıyordum.

Yalnızlığın sınırında insanların yanında duruyordum. Bir tehlike anında onlara sarılacaktım.”

sf.15

Yasal Yalnızlıklar 2

    En ıssız sokaklar büyük şehirlerdedir. Yoldan geçenler de aslında hiç kimsedir. Birbirlerine yaklaşmaktan sakınarak fakat yaklaşarak uzaklaşan kimseler. Gecenin bir saati yolda olmak yalnızlığın daniskasıdır ve belki diğerlerine dokunamamak da bunun bir parçasıdır. Bir adam köpeğini gezdiriyor gecenin sonuna doğru, yaklaşırken karşısındakine, bakışlar yere dönüyor. Evet, adam köpeğini gezdiriyor ve daha sabaha vakit olduğunu biliyor. Sokağın boşluğundan ürküyor öte yanda birisi, arkasına döndüğünde ses çıkaran tek şeyin bir poşet olduğunu görerek rahatlıyor. Ya da rahatlıyor mu? Sanırım bunun cevabını da bilmiyor. Ölmeyi düşünmüştü birçok kez ve vazgeçmişti birçok kerelerden de çok kez. Yeniden düşünüyor önüne bakarken ve yeniden vazgeçiyor, neden bu kadar istediğini bilse de aynı sebepten vazgeçiyor. Ve belki de birçok kereler daha vazgeçeceğini bilerek adımlarını yavaşlatıyor. Köpekli adam kırmızı ışıkta bekliyor, kimse olmasa da bekliyor beklediğinin sadece ışık olmadığını bilerek ve reddederek bekliyor ve ısrarla yanmıyor yeşil ve ısrarla tek bir araç yok yolda ve ısrarla yoldan tek birisi daha geçmiyor. Israrla bekliyor, polis aracı da duruyor dört yolda, kırmızı ışığı umursamayıp geçiyor ve adam hala bekliyor. Uzak bir noktadaki otobüs durağında bekliyor hayli çirkin bir kadın fakat aynı oranda da güzel giyimli bir kadın. Gece otobüsüne dört dakika kala birinin onu sevip sevemeyeceğini merak ediyor ve evet doğru saatte yanlış yerde aynı oranda yanlış bir şeyi düşünüyor. Diğer şeritten aracın teki korna çalıyor ve sadece kadının kıyafetini görerek yapıyor bunu, bir alışkanlıkla yapıyor, kadının yüzünü görmeden içini de hiç görmek istemeden yapıyor. Yoluna devam ediyor, radyosu kapalı bir şekilde ve iki teker sonrası unutuyor kırmızı elbiseli kadını.

Otobüs durağı iki kısım; birinci kısımda kırmızı elbiseli kadın, ikincisine başka bir kadın geçip oturuyor. Birinci kısma gitmedi; çünkü kırmızı elbiseli kadın vardı. Saatine bakıyor, on dakikası daha var ve büyük ihtimalle saatinin yanlış olduğunu bilmeden oturuyor, saatin ileri veya geri oluşunun hayatını hiç etkilemediğini bilerek oturuyor ve yaşamının bir döneminde dakikaları doldurarak yaşamak isteyişini düşünmüyor o anda. Poşet sesinden ürken kadın bu. Sırtını arkaya yaslayamadığından dimdik oturarak ileri bakıyor, bir taksi geçiyor karşı şeritten, içinde orta yaşlarında bir adam. Arabanın içindeki hayatı merak ediyor kadın. Sokakta bir yığın birbirini teğet geçen hayatın arasında. Köpekli adam yine bir kırmızı ışıkta bekliyor, hayli çirkin kadın bacaklarının ne kadar da güzel olduğunu düşünüyor ve bu akşam da istediği kişinin hala onu sevmediğini. Doğru zamanda o oranda yanlış şeyleri düşünmeye devam ediyor. Saati yanlış olan kadın, otobüsün erkenden gelişine şaşırmadan biniyor otobüse. Arabadaki adam bir başka elbiseye daha korna çalıyor. Ve herkes gözlerinde aynı boşlukla, dosdoğru ileri bakarak yollarına devam ediyor. Teğet geçilen yabancılar var. Fakat kimse bu konuda konuşmuyor. Güzel giyimli kadın müzik dinlemeye başlıyor ‘’ You live twice, one for yourself and one for your dreams.’’ Gülümsüyor, fakat yanlış zamanda doğru şarkıyı dinlediğini de bilmiyor.

Reblogged from soldasifir  12 notes

”Onların bütün planlarının gerçekleşmesini sağla.Onların inanmasını sağla.

Ve onların,kendi tutkularına gülmelerini sağla.Onların tutku diye adlandırdıkları şey gerçek bir duygusal enerji değil…

Dış dünyayla ruhları arasındaki çatışma.

En önemlisi,kendilerine inanmalarını sağla.

Onların,çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver.Çünkü zayıflık harika bir şeydir;ve güç hiçbir şey değildir.

Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir,öldüğü zamansa kaskatı ve duygusuzdur.

Bir ağaç büyürken,körpe ve yumuşaktır,ama kuru ve sert bir hale geldiğinde ölüp gider.

Sertlik ve güç,ölümün arkadaşlarıdır.

Esneklik ve zayıflık,varoluşun tazeliğinin ifadeleridir.Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.”

-Stalker(1979)

-‘’Belki yarın sabah soğukta uyanmanın bir anlamı olur, sana çay pişirmek gibi. Ayaklarımın ucuna basarak yürürüm yataktan kalkınca. Tahtalar gıcırdar. Hayır, zamanla öğrenirim hangi tahtaların ses vermediğini. Sonra ne yaparım? Uyanmadı, çayın hazırlandığından haberi yok diye sevinirim. Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum.’’

-‘’…Hayalimdeki günleri bile böyle küçük hesaplarla geçirdim işte albayım. Aklımın içini örümcek ağları sardı; kafamın sandalyelerinde elbiseler, gömlekler,çoraplar birikmeğe başladı; kurduğum hayaller, bir bekâr odasının dağınıklığına boğuldu.Düşüncemin duvarlarına resimler asmak istediğim halde bir türlü olmadı. Belirli noktalara biriken eşya, odanın çıplaklığını daha çok ortaya çıkardı.’’

-‘’…belki de ilk öfkelerimi bu oyunlar sırasında duymuştum. Çünkü, bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. Kendime kızıyordum: Çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum Hidayet? oyuna geliyordum.Oyuna gelmemeliydim, bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim. Ve kardeşim Hidayet, öfkelenince de onların bütün kusurlarını, küçüklüklerini, daha önce hoşgörüyle karşıladığım kendini beğenmişliklerini daha şiddetle görüyordum ve unutmuyordum. Onları kıskanıyordum, onları beğenmiyordum. Oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı. Yaşamak istiyorlardı; en çok buna kızıyordum (sf.31)’’

Tehlikeli Oyunlar- Oğuz Atay