renkler arasındaki renksizlik's avatar

renkler arasındaki renksizlik

Uzaktan seyredebilmeli insanları.

Robert Musil’in Üç Kadın’ı üzerine;

Bir dönem gelir, hayat sanki devam etmekte tereddüt ediyormuş ya da akışını değiştirmek istiyormuş ya da akışını değiştirmek istiyormuş gibi belirgin biçimde yavaşlar. Böyle bir dönemde insanın başına kolayca bir felaket gelebilir.” diye başlıyor kitap.

Daha ilk cümlelerinde kendini içine alıyor ama sadece bu değil Musil’in mükemmel tasvirleri ve söz oyunlarının arasında bir nebze olsun kaybolup gitmek için bile okunması gereken bir kitap.

Böylesine mükemmel bir yazarın “Bir yazarın meşhur olmadan yaşaması normaldir; yaşamını sürdürmeye yetecek kadar okurunun olmaması ise utanç vericidir.” bu sözleri sarfedecek noktaya gelmesi ve şimdi bile insanların ucuz edebiyat peşinde beyinlerini çöplüğe çevirmesi ise oldukça utanç vericidir.

Madde 82. Mütevazi hakikatler


“Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.” 

Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik. 

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor.

İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

Dennis Stock: Miles Davis, Birdland, 1958.

Dennis Stock: Miles Davis, Birdland, 1958.

İstanbul,Ara Güler

İstanbul,Ara Güler

”Gri bir İstanbul sabahı kapkara içimle sevimsiz bir uyum içinde… Kurtulmak için kendimden Bakırköy’deki sahafa gidiyorum. Sırasız, darmadağın ve küf kokan içime sırasız, darmadağın, küf kokan kitaplar saracağım. Burada ”burda” mecmualarının arasında ”başkayerde” kitaplarını bulabilirim. Dantel dergilerini alan kadınların arasında boynu bükük, sarı yapraklarını döken sonbahar kitaplarını bulabilirim. Bilgisayar dünyasının disket hediyeli dünyasının içinden Zweig’ları, Althusser’leri aparabilirim ve denizin altında yirmi bin fersah derinliklere dalıp kendimi bulabilirim.

Bugün her zamankınden çok fazla kitap var. Bu, geçirilecek daha fazla mutlu zaman demek. Çay söylüyorlar, sigara yakıyorum, sohbetliyoruz. Daha çok kitap gelecekmiş,haftada iki kez, daha da gelecekmiş. İçim ferahlıyor, sıcak çayı hızla yudumluyorum, dilim yanıyor. İçim daha fazla yanmadan girmeliyim aralarına.

Bir soru: Nereden gelecek?

Yeşilköy’de bir adam, elli mi altmış mı? Ev, büyük mü, küçük mü? Her yeri kitap dolu. Salon, yatak odası, mutfak, hol kitap dolu. Adamın içi kitap dolu, kafası kitap dolu, hhayatı kitap dolu. Kadın…Karısı. Ev dar geliyor ona,gidiyor. Kitaplar gidince gelmek üzere. Kitaplar gitmezse dönmemek üzere. Kitaplar onun gövdesine yer açmak için buraya geliyor haftada iki kez iki kamyonet. Yani haftada iki kez adamın kolları, adamın bacakları, adamın yüreği, adamın kendisi. Parça parça buraya, bu dükkana geliyor.

Her kitabın içinde adamın öyküsü de yazıyor. Her kitaptan adamın kanı sızıyor ellerime. Burada, bir adamın mezarının başında parçalanmış yüzünü okuyorum.

Sahaftan başkasının yaşamını alıyorum,karısının sattığı yaşamı. Adamı düşlüyorum, içi kırılmış. Sayfalarda kan izi var. Bıçak gibi kitaplar alıyorum. Cam kırıklı sayfalar okuyorum.

Her kitapta iki kitap var: Kitabın öyküsü, adamın öyküsü. Üçüncüsü benim.

Bir de kadın: Kırmızı elmalı kadın…”

Cem mumcu- Üçüncü Sayfa Güzeli(sf.80)

”…

   Gece ilerlemiştir. Bu saat yabanlarındır, gündüz görünmeyenlerindir. Yabanlar karanlığındır, karanlık da onlarındır. Karanlığın yasaları başkadır. Gün yasaları her zaman tecavüz eder kendi ana caddesiyle gecenin daracık çıkmazlarına. Başkalığını kaldıramaz başka olanların. Sağar ve sağaltır.

İşte o siyah beyaz karanlık arabanın içinde de gündüz adamlarının bir gece kadınına yasa koyucuların koy emriyle yasa koyduklarını kimse görmemiştir ve de duymamıştır. Gündüzcüler geceyi duymadıklarından, duysunlar diye görevlendirdikleri duyucu ve görücü bu terli adamların gündüzü geceye nasıl soktuklarını de bilmezlerdi, bilmek istemezlerdi.

O gece, o gecenin içine giren gündüzlerin geceyi hangi kuytuda boğazladıklarını da kimse görmemişti, görememişti, görmek istememişti.

Çünkü ayıplarını gece örterdi gündüzün ve gececilerin cenazesi kalkmazdı.”

Cem Mumcu-Üçüncü Sayfa Güzeli(sf.60)

in the memory on Flickr.