Background Illustrations provided by: http://edison.rutgers.edu/

”…and he sat and was silent, and did not say to me: “Don’t weep.” He understood that I must weep, and that the time for this had come.

I saw from his eyes that he was sorry for me; and I was sorry for him, too, and vexed with this timid, unsuccessful man who could not make a life for me, nor for himself.”

A Lady’s Story-Anton Chekhov

”Oturdu, sessizdi, ve bana ‘ağlama’ demedi, ağlamam gerektiğini, ağlama vaktimin geldiğini biliyordu.

Gözlerinden benim için üzüldüğünü anladım, ben de onun için üzülüyordum, ve bu başarısız, korkak adamın ne benim, ne de kendisi için bir hayat yaratamamasından dolayı dargındım.”

Bir Hanımefendinin Hikayesi-Anton Çehov

”… Kainattaki yerimi nasıl kaybettiğimi,bölge savcısının dediği gibi, bir suç dehası olmak için fazla sıradan bir adam olduğumu…bu işin arkasında aslında ne dolaplar döndüğünü…ve Doris hakkında daha önce söyleyemediği bazı gerçekleri anlattı. Bana bakmalarını, bana iyice bakmalarını söyledi. Ne kadar yakından bakarlarsa, tüm bu suçlamaların ne kadar anlamsız geleceğini…bu adamın, bu berberin birisini öldürebilecek birisi olmadığını, sadece bir berber olduğumu söyledi.Ben de onlar gibiydim. Kendisine yer olmayan dünyada yaşamaya mahkum sıradan bir adam. Tek suçu, bir katil değil, kuru temizlemeci olmak olan bir adam. İşte bu bizim ikilemimiz. Daha doğrusu, berberin ikilemi. Çünkü o modern bir adam. Ve o sizin bir yansımanız.
Gerçeklere değil, onların anlamlarına bakmalarını söyledi. Sonra da gerçeklerin hiçbir anlamı olmadığını söyledi.”
The Man who Wasn’t There (2001)
Yön. Coen Brothers

”… Kainattaki yerimi nasıl kaybettiğimi,bölge savcısının dediği gibi, bir suç dehası olmak için fazla sıradan bir adam olduğumu…bu işin arkasında aslında ne dolaplar döndüğünü…ve Doris hakkında daha önce söyleyemediği bazı gerçekleri anlattı. Bana bakmalarını, bana iyice bakmalarını söyledi. Ne kadar yakından bakarlarsa, tüm bu suçlamaların ne kadar anlamsız geleceğini…bu adamın, bu berberin birisini öldürebilecek birisi olmadığını, sadece bir berber olduğumu söyledi.Ben de onlar gibiydim. Kendisine yer olmayan dünyada yaşamaya mahkum sıradan bir adam. Tek suçu, bir katil değil, kuru temizlemeci olmak olan bir adam. İşte bu bizim ikilemimiz. Daha doğrusu, berberin ikilemi. Çünkü o modern bir adam. Ve o sizin bir yansımanız.

Gerçeklere değil, onların anlamlarına bakmalarını söyledi. Sonra da gerçeklerin hiçbir anlamı olmadığını söyledi.”

The Man who Wasn’t There (2001)

Yön. Coen Brothers

”  Yaşam yapısal bir gelişmedir. Yaşam alanında ancak sevgi, uyarma, örnekleme gibi yaşam güçleriyle etki sağlanabilir. Yaşam ancak tek tek örnekleriyle bir bireyde, bir kuşta bir çiçekte algılanabilir. «Kitleler»in yaşamı diye bir şey, soyutlanmış bir yaşam yoktur. Günümüzde yaşama yaklaşma gittikçe mekanikleşmektedir. Başlıca amacımız nesne üretmektir; bu nesnelere tapma süreci içinde kendimizi de mala dönüştürürüz. İnsanlar sayılar gibi işlem görür. Burada sorun insanlara iyi davranılıp davranılmadığı ( aslında cansız nesnelere de iyi davranılabilir) ya da onların iyi beslenip beslenmediği değildir; sorun insanların cansız nesneler mi, yoksa canlı varlıklar mı olduğudur. İnsanlar canlı yaratıklardan çok mekanik nesneleri sevmektedirler. İnsanlara zihinsel-soyut bir biçimde yaklaşılmaktadır.İnsanlara canlı bireyler olarak değil ortak özellikleri, kitle davranışlarının sayısal kuralları açısından nesne olarak yaklaşılır.Bütün bunlar örgütsel yöntemlerin gittikçe artan etkinliğiyle uyum içindedir.

Dev üretim merkezlerinde, dev kentlerde, dev ükelerde insanlar cansız nesnelermiş gibi yönetilmektedirler; insanlarla onları yönetenler cansız nesnelere dönüştürülmüştür ve cansız nesneleri yöneten yasalara uyarlar. Ne var ki insan böyle yaratılmamıştır; nesneleşirse yok olur; nesneleşme süreci tamamlanmadan önce de insan umutsuzluğa düşerek yaşamı yok etmek ister.

   Örgütsel olarak düzenlenmiş ve merkezileştirilmiş bir sanayileşmede beğeniler öyle oluşturulur ki insan en üst düzeyde, önceden belirlenebilen, en çok kar sağlayan yönlerde tüketim yapar. İnsanların zekaları ve kişilikleri  gittikçe daha önemli sayılan testlerle standartlaştırılır; bu testlerle özgün ve gözüpek kişiler yerine ortalama ve silik kişiler seçilir. Gerçekten de Avrupa’da ve K.Amerika’da başarılı olan örgütsel-sanayi uygarlığı yeni bir insan tipi yaratmıştır; bu insan örgüt insan, robot insan ya da homo consumens diye adlandırılabilir. Bunlara ek olarak bu insana homo mechanicus da denebilir. Biyolojik ve dürtüsel yapısı insanı öylesine güçlü cinsel dürtülerle donatmıştır ki homo mechanicus bile güçlü cinsel istekler duyar, bir kadını arzular. New Yorker dergisinde yayınlanan bir karikatürde bu şöyle dile getirilmiştir: Genç hanım müşterisine yeni bir parfümü satmaya çalışan satıcı kadın şu sözleri kullanıyor; « Yeni bir spor arabanın koktuğu gibi kokuyor, efendim!»  Gerçekten de günümüzde erkeklerin davranışlarını gözleyen birisi bunun sadece bir karikatür olmadığını anlayacaktır. Öyle görünüyor ki kadınlardan, sevgiden, doğadan, yiyeceklerden çok spor arabalardan, televizyon ve radyo alıcılarından, uzay yolculuklarından, her türlü araçtan hoşlanan erkeklerin sayısı oldukça kabarıktır. Bu erkekler yaşam dolu şeylerden çok canlı olmayan mekanik şeylerle uğraşmayı severler.

Homo mechanicus yaşama katılmak, ona tepki göstermekten çok makinaların kullanılmasıyla ilgilenir. Bu yüzden yaşamı umursamaz olur; büyük bir hayranlık içinde mekanik şeylere kapılır; sonunda ölüme, tümden yıkıma doğru çekilir.”

 Erich Fromm-Sevginin ve Şiddetin Kaynağı,sf.58 

Zihnin takılı kaldığı yaşam sahneleri. Bir ikindi vakti, akasya ağaçlarından yayılan koku, tatlı  rüzgar, kaçak çay, çocuklar. Bir kadın ağlıyor, sanırım Tanrı bu sıradanlığı seyrediyor. Çocuklarsa Tanrı’yı hiç düşünmüyor; dondurmalarından bedava çıkmasını istedikleri zamanlar dışında. Kadın ağlamaya devam ediyor fakat bu durum, çocuklar için fazla alışılmış. Yani mutluluklarının içine  hüzün kaçması. Yani bir eksiklik. ”İçimize karanfil düştü” gibi şairane sözlerle anlatamıyorlar durumu. Ben anlatamıyordum, o da anlatamıyordu. Sanırım o zamandan kalma bir alışkanlıkla hala sesli olarak anlatamıyoruz. Ne diyordum. Hah. Bahçe çirkinceydi, evin balkonu da öyleydi, akasya ağaçlarından sinekler gelirdi, çay aslında çok kötüydü,çay hep acıydı ve bir kadın ağlıyordu. Bu sahnede özlem duyulacak ne olabilirdi? Belki insan, yaşananları değil de sadece o yaşantılar sırasında hissedilen duyguları özlüyor. Yaşadığım şu şeyi çok özlüyorum diyenlere pek rastlanılmaz bu yüzden, ” Şu zamanı özlüyorum”lardan bahsedilir. ”Şu” duygulardan, ”Bu” hislerden bahsedilir. Elimizde hep duygular kalır. Nedense bir tek onlar kalır ve sen de o hisleri sana yaşatan anlarda.Yani ben de. O da. Zamanın birinde hep bir kadın ağlayabilir. 

Bir öbeğin kıyısındaydı, sıradan bir sarı çiçek. Sigara yakmak için durmuştum, dalgın dalgın çiçeğe baktım. Sanki çiçek de bana bakıyordu, bilirsin ya, bu tür iletişimler ara sıra… Biliyorsun ne demek istediğimi, herkeste olur bu duygu, hani güzellik dedikleri şey. Hepsi buydu: Çiçek güzeldi, çok güzel bir çiçekti. Ve ben lanetlenmiştim. Çünkü günlerden bir gün ölecektim hem de temelli. Çiçek güzeldi, gelecekte insanlar için her zaman çiçekler olacaktı. Birden damdan düşercesine hiçi anladım, hiçliği demek istiyorum, hiç. Ben bunun huzur olduğunu sanmıştım, bir zincirin son halkası. Oysa ölecektim. Bizler için bir daha hiç çiçek olmayacaktı, bir daha hiçbir şey olmayacaktı, hiç ama hiçbir şey, hiçlik de buydu işte. Bir daha hiç çiçek olmaması. Kibritin alevi parmaklarımı yaktı, acıttı.